31 Aralık 2012 Pazartesi

Tek Kederli Çay


Gidenlerin ardından bir kova şiir dökme vaktidir çaycı!
Doldur şiirleri heybemize,
Kurulan hayalleri de unutma.
Sana göre sevda olan, başkasına göre ağır bir vebal.
Ve kan kaybediyor gülüşlerin.
Gidenle gitmeli her şey bunu da yaz altın puntolarla bir kenara.

 
Şeyhim!
Çay içmek caiz mi efkârlıyken?
Sahi ben neye bakmıştım aynada?
Vitrine bana sırıtan o karı kimdi?
 

Hadi buraya nokta yakışır diyelim,
Afili bir şiir olmadı nasılsa…
Ee benden de fiyaka çıkmaz değil mi ama?
Boş ver be abi hadi yak sen bi cigara.
Cigaram da taze…
Fırından yeni çıkma.


Sen böyle düşünürsen tez zamanda ölürsün, dedi doktor
Yaşamaktan kime, ne fayda…
Ağlarsa ardımdan en fazla demlik ağlar,
O da yalnızlığına.

 
Hadi bi öksür sırtından müzik dinlemek niyetim be baba.
Bu arada o zengin çocuk bakmaz bizim gibi kızlara.
Babası vekilmiş diyorlar vakti zamanında.

 
Hişşştt!
Dağılın!
Hüzün eylemi yasak,
Ağlama duvarı değil ulan bura!
Üzerinize sevinç gazı sıktırmayın lan bana!

 
Simit ayran olmuş zaten kaç para.
Ver abi sen bize oradan demli bir kara.

 
Duydun mu hacı amca ne düşmüşler manşete benim hakkımda:
‘Kanında kaçak çay bulundu bolca’

 
Bilmiyorlardı ki,
Çiçekçiden papatya çalmaktı müebbet’ime tek sebep.
Oda oradaki en ucuz çiçekti oysa…

 
Dünya… Ahh dünya…


- Gülün siyahı.

5 Aralık 2012 Çarşamba

Varlığım bana armağan

Bir bardak çay hatırınaydı tüm suskunluklar,
Buğusunda özlemler saklayan…
Ve dile gelmemiş sevdaları vardı köşe başlarında ağlayanların.
Sokak lambaları şahit, baykuşlar bekçi…
Hissemize düşen bir veda mendili,
Bi acı söz.

Dur burada!
Yakışır sana fiyakalı bir sevda…
Bizim gözümüz yokki bu dünyada…
Ne diyorduk vasiyetimizin sonunda;
Baykuşlara yem olan, güvercinler firarda…

Söylenecek tüm sözlere susuşlarımız armağan olsun.

Siyah Gül...

 


 

Not: Esasında bir dosta attığım mesajdı, son şiirimiz olsun dedik :)

27 Kasım 2012 Salı

Çocukluğumun Bilinen Tarafı


Bedene ruh giydirildi, biz geldik.
Doğduk kenarında bir mahallenin.
Koştuk…
Bütün sokaklar bizimdi çocukken, bütün renkler, kirlenmemişlikler, geride kalmışlıklar, bütün masumiyetler bizimdi, bizimleydi. Komşunun çocuğuydu ilk arkadaşımız.  Okulda sıra arkadaşımızdı bizimle simidini paylaşan, belki de ilk aşkımız…

Evimizin önünde büyük sayılacak bi avlumuz olduğu için genelde bizim evin önü mahallenin benimle oynayan çocuklarına ücretsiz oyun parkıydı.
Gerçi her oynadığımızda mahalleden oynarız diye topladığımız çöpleri avluya doldurduğumuz için, annemden her oyun sonrası temizinden dayak yesem de oyunun eğlencesi o dayağı göze aldırıyordu bana.

Mahallemizde, Tv reklamlarına çıkan ‘Evin Ana’ya benzerliğinden ‘Evin Ana’ diye hitap ettiğimiz Lütfiye teyzemiz vardı. Onun da giriş katındaki balkon genişçeydi, orada tiyatrolar oynardık. Tiyatromuzda makyaj malzememiz; arabaların egzoz borusundaki kalan isti ve bize sakal bıyık yapmakta kullanmak için biçilmiş kaftandı.
Az dayak yemedik orda oyuna daldığımız için. Zira evlere giriş zilimiz akşam ezanıydı eğer ezanı duymayıp eve geç kaldıysak vay halimize. Ertesi gün tiyatroda makyaj yapmaya gerek kalmıyordu, akşamdan kalan mor gözlerden dolayı.
Birkaç gün üst üste dayak yiyen çocuklar artık akşam ezanı duyar duymaz, kümesinin kapısı açılmış tavuklar gibi koşarak eve giderler ve arkalarından bakarak ‘aha da bunlar olimpiyatlarda meşale tutacak gençler olacak’ denilirdi.

Karne zamanı geldiğinde çoğumuz kıyafetlerimizin içinde getirirdik eve. Yolda amcaların
‘gaç dene asker var layynn’ sorusuna maruz kalıp ‘tabur tabur dayı’ dememek için.
Karne akşamları evin en sessiz başlayan akşamı olurdu zaten, en masum hallerimizle annemize hiç yapmadığımız yalakalıklarla yaklaşsakta,
‘kaçış yok o dayağı yiyecen’ bakışını görünce anneden yana da o kurtarılma umudunu da kesiyorduk.

Karne gecesinin kısa özeti: Baba karneyi görür önce nutuk atar, sen hiç tepki vermeden uslu uslu yerdeki halıyı ilk kez görüyor gibi incelerken, yüzüne doğru kocaman bir el hızla iner. Çaktırmadan kendi eline karşılaştırıp
‘ele bak laa goccamaan’ dersin içinden.

Ama baba dayağından çok utanmazsın arkadaşların arasında. Çünkü baba dayağı iz bırakmaz, işini temiz yapar ve dayak yediğini ailen dışında kimse bilmez.
Ama okulda öğretmenin dövdüyse bütün sınıf görür ve eğer aynı sokakta oturduğun gıcık bir sınıf arkadaşın varsa sokağın ortasında gelip bağırarak
‘örtmen nasıl dövdü seni, yüzün domatez gibi oldu hıhahaaa’ der. Sende içinden ‘bubam eşek sudan gelene gadar düveydi de bu çocuk beni rezil etmeyeydi’ dersin.

Büyümeye başlarsın. Artık arkadaşlarına, ailene kafa tutmaya başlarsın. Ağlamamayı öğrenirsin başkalarının yanındayken. Sana öylesine selam veren karşı cinse şak diye aşık olursun, ama demezsin. En samimi arkadaşına söylersin sadece oda manyak gibi o kişi yanından her geçişinde inat olsun der gibi senin etini çürütürcesine dürtükleyerek ‘aha la yenge- enişte geçiyor hıhaa’ der senin domatesten patlıcan rengine geçişini izleyerek.

Ve büyürsün…
 

9 Kasım 2012 Cuma

Çocukluğumun gizli kalmış tarafları


Annem hamile olduğunu anladığında, benim çok mübarek, üstün zekâlı, müthiş güzellikte, karakterine hayran bırakan, mütevazı, sempatik biri olduğumu hemencecik hissedivermiş.

Sonra ‘ben bu kadar müthiş bir insana doğurunca bakamazsam, vicdan azabından ölürüm’ diye düşünmüş ve doktora gidip ‘bu mükemmel varlığı bu dünyaya getiremeyeceğini’ söylemiş.

Doktor da annem kapıdan içeri girer girmez hissetmiş zaten beni. Kendince şöyle düşünmüş doktor:

‘Bu harika çocuk kesin kız olacak, yıllar sonra karşıma çıkacak ama ben o zaman yaşlanmış olacağım ve bana yüz vermeyecek, öyleyse ‘ya benim olur ya da tıbbi atıkların’ diye beni kürtaj kararına varmış.

Tam annemden beni almak için eli iğneye giderken elleri titremiş, ne annem ne de doktor kıyamamış bana. Ve ikisi de ‘o yaşamalı, bu dünya böyle birine ihtiyaç duyuyor’ diyerek sarılıp ağlamışlar.

 

Sonra doğdum, ilkokul yıllarım başladı.

Daha birinci sınıftayken hocalarım benden fikirlerimi sormaya başlamışlardı,

Hatta öğretmen utanırdı benden, sınıfta izin alırdı girip çıkarken, her gördüğünde selam verirdi.

Kendi yerini bana tahsis etmişti ama ben saygısızlık etmeyip arkadaşlarımla aynı sırayı paylaşmıştım.

Arada bir okul müdürü gelip hal hatırımı sorardı, eksiklerimi tek tek not edip giderdi, sağ olsun.

Ortaokul yıllarımda da durum değişmedi. Başarı basamaklarını kar boran demeden hızla tırmanmalarım bitmedi.

 Ailem baktı ki olmuyor. Sürekli güzelliğime, zekâma nazar değiyor ve daha da kötüsü beni fidye için kaçırmalarından korktuklarından, ‘biz bu kızı dışarıdan liseye gönderelim’ demişler. Bende bu karar saygıyla boyun büküp ve bitirdim. Sonra üniversite hayatım oldu. Ailemden uzaktım ama…..

Devamı haftaya.

2 Ekim 2012 Salı

Vuslata çeyrek kala..

Kalabalıklara karışalım sevdiğim,
Yalnızlığımızı hissedelim,
Uğultulara karışsın suskunluklarımız...

Ver elini,
Yırtılmış ar perdelerine dantelalar dikelim,
Meydanlarda koşalım,
Reklam panolarına karanfiller koyup,
Siyah çelenkler bırakalım kapısına sonbaharın...

Ölümümüzün yolunu gözleyelim,
Sokak çocuklarına sarılıp uyuyalım,
Gazetelerden battaniyeler yapalım...
Göğün mavi tarlasına papatyalar ekip,
Bulutlarda buluşalım...

Katilimiz alnımıza dayamışken namluyu,
Kefen yerine bayramlıklarımızı giyelim.
Cebimizdeki son şekeri uzatalım avuçlarına...

Yaşayışımız gibi suskun olmasın ölümümüz.
Yapraklar beste yapsın,
Son türkümüzü kuşlar söylesin...

Cenaze törenimiz için davetiyeler bastıralım,
Gülümseyen cansız bedenlerimizle
Kırlarda poz verelim fotoğrafçılara...

Gel hadi,
Cenaze aracımız süslenmiş bizi bekler, 
Arkasında isimlerimizin ilk harfleri...
Arabamızın şoförü ölüm meleği...
Vuslata çeyrek var sevdiğim,
Hadi gidelim...

Siyah Gül...






20 Eylül 2012 Perşembe

Etkiye tepki

Tepkisiz cümlelere sığındım,
Ölüm başucumda nöbette şimdi,
Üç yudumda içtim son sözlerimi.
Durun!
Daha bitmedi suskunluğum,
Çayım soğumadı,
Kumdan kalelerim yıkılmadı henüz...

Dalına salıncak kurduğum ağaç heybetinde hayallerim var...
Sallandıkça, gülüyorum, gülümsedikçe geçmişi siliyorum...
Sıkı sıkı bağlıyım ipliklerine,
Tutunuyorum dualarıma tutunduğum gibi...

Heybemde güller var, rengi siyah,
Ben gibi...
***
Tepkilere sığındım şimdilerde,
Ölüm başucumdan bedenime geçti,
Üç defada aldırdılar bedenime son abdestimi.
Gidin!
Bitti suskunluğum.
Çayım soğudu kaldı bardağımda...
Kumdan kalelerim rüzgarın nefesiyle savruldu...

Dalı kırıldı salıncak kurduğum ağacın,
Yıkılan dalın altında ezildi hayallerim...
Dualara sığınıyorum yine de...
Ve gözlerim takılıyor ağacın inatla yeşeren yapraklarına...
Nefes alıyorum baktıkça.

Güllerim beyaz artık,
Kefenim gibi...

- Siyah Gül 

20 Mayıs 2012 Pazar

Hoşçakal

Şiir yok bu kez... 
Yazmak bile zor geliyor. Yüreğim konuşmak istemese de inatla oturttum onu karşıma.  Ben sordum o söylemedi. Ben anladım o ağladı..

Liman olmak istemek onun hayatında.. Hayatında yer alamayacağını bildiğinden ona bu teklifi sunmak.. Söylerken bile zorlanmak... Biraz daha kal hayatımda diyebilmek için..
 Acılarını unutturmak bi anlık nefes istediğinde 'bak ben burdayım bunu bil' diyebilmek için.  
Bazen kendinden çok ona dua etmek, kendin için bir şeyler dilerken Rabbinden onuda duana iliştirivermek..  Umutlarının bi köşesine onuda yamalayıvermek..

Uyanırken gülümseyerek uyanmak, gördüğün her bebeği öpmek, dünya yansa gülüp geçmek, herkesi mutlu görmek istemek, mutluluktan sarhoş olmak ve saçma sapan espriler yapıp koca koca kahkahalar atmak...

Ve sonra...


Liman dahi olunmak istenmediğini öğrenmek... Birkaç teselli sözü, biraz af dilemeler...
Sonra artık uykudayken bile hüzünlenmeler, uyanmak istememeler, uyandığında 'ama o yok' deyip gözlerinde bir türlü engel olamadığın yaşların yanağından aşağı süzülüvermesi...

Bu kez 'dünya yansa banane', karşında ağlasalar 'benim derdim yanında seninkisi de neymiş' demeler başlar...
Artık türkü, şarkı ve onun sana en çok yakıştırdığı gülümsemen kalmaz dudaklarında...

Dualara tutunursun...  Ne ah edebilirsin, nede kızgınlığını unutabilirsin...

Ve dersin... 
Artık bende liman değilim, bende terkediyorum artık yüreğimdeki liman şehrini.
Acı çekeceğimi bile bile gurbete çıkıyorum. Hemde bir gemi bile beklemeden beni bu limanda ilk bulduğun ve beni bu limanda bıraktığın gibi yapayalnız gidiyorum buradan.
         Bu limana başkasını çağırmayada
         bu limana geri dönmeye de niyetim yok.


Liman şehrim ve sen... 
Hoşçakal...
                             
         Siyah Gül...



http://www.youtube.com/watch?v=g8h4wKDoI4M&feature=related

28 Mart 2012 Çarşamba

Bir namzet...

Yolculukları sevseydim
Aklıma atlayıp uzaya giderdim..


Asansörden korkmasaydım..
Çocukluğumda elimden kaçan balonları aramaya çıkardım.

Kredi kartlarının sayısı mutlu etmiyor...
Fazla medeniyetler sıktı beni...

Kurduğum hayalleri bile anlatmayı beceremiyorum...
Anlaşılamayan insan kötü gelir ya bazen...
Öyle işte...

Milli park ilan edilmeye namzet bir haldeyim...
Dünya sisteminin bize anlattığı masal gibi değil....
Başka diyarlara götüren bir kitap lazım bana...


Kendimi tanımalıyım...
Kimseden etkilenmeden...
O zaman kamuoyunun güvenini yüzde kaç alırım?


Biliyorum...
Benimle başlayıp benimle bitecek bu hikaye...
Bu kadar bencilce rüyalarım var işte...


Rahatlıkla rahatsız edebilirsin tıklat aklımı...
Son basılan hayallerimden kitapçılarda kaldı mı?


Siyah Gül...

19 Mart 2012 Pazartesi

Bir çay içimlik...

''Ben bir sana, bir bu şehre gül dedim
Belki de can ben bu şehri güller için çok sevdim''

...
Hep bu dizeyi söylerdin...
Ben gülümserdim.
 

Adımla değil 'gül' diye seslenirdin...
Ben... gülümserdim.


Şimdi hepsi of çekince yıkılacak dağların tepesinde kaldı...
 

Ben...
Çayın buğusunda izliyorum seni...

Buğusuna eşlik ediyor bir kaç damla...
Bilirmisin can...
Çay demlendikçe seninleyim.. Çay içtikçe seninle...
Bu yüzden çayı sevdim...


Çayımı koyduğum idam sehpası bile tanıyor artık seni.
Üzerine çay dökülen kitabım gözyaşıma eşlik etti...

Desem ki;
Bir çay içimlik gülümsesen yine...
'Gül' demesen de olur bana.
Siyahta olsam...
Ben yine gülümserim sana...

-Siyah Gül... 
http://www.youtube.com/watch?v=9iv2BumdH1g&feature=related

17 Mart 2012 Cumartesi

Susuşlar

Hüzünbaz bir çocuktum ben hocam
Kimseye diyemezdim şiirlerle konuştuğumu...
Hiçbir ülkenin resmi şiir dili değildi ki bunlar..

Ben en çok rüyalarımda bulurdum kaybettiğim uçurtmalarımı..
Tüm dünya çocukları da öyle...

Var mısın saygı uyuşukluğuna?
Var mısın elele koşalım bir adım öteye?

Hangi dile hitap eder ki şimdi susuşlarım?
Şşştt duyan olmasın..

Siyah Gül...


10 Mart 2012 Cumartesi

Abra kadabra

















İhtimalleri bile özledim...
Şimdi çay içmeli bi kaç sayfa...

Ya da az hüzünlü bir fincan ayrılık...

Abra kadabra...
Şapkamdan şiir çıkmadı.
Beceriksiz bir şiirbaz oldum bu aralar.
Abra kadabra
Kesemezdim tam orta yerinden gece yarısı çınlayan sükutlarımı...
Abra kadabra,
Artık kaybedemez oldum kendimi kalabalık ortasındaki yalnızlıklarda...

Siyah Gül...

7 Mart 2012 Çarşamba

Yarım kalacak şiir





Rüzgârda savruldu ömrümün son tik- takları...
Üzerimde taşıyamadığım dağların ağırlığı...
  
Peşimde koşan bir yalnızlığım var benim..
Duvara astım çepeçevre sarmış hüznü...
Çocukluğumda elimden kaçan uçan balonum nerede şimdi?
Hangi dağın ardına bakınca bulurum acaba, Ferhat’ın sevdasına dair hayalleri?
Elimde kalan ne şimdi annemin duasından başka?
Bitecek bu film elbet..
Acizim…
Rabbim, hangi çölün ardında Mecnunun aradığı Leyla?
Leyla’nın nedimesi oldum aşk denilen masalda...
Nerde kaldı Aslı’nın bu şiirdeki yeri?
Gökyüzümdeki uçurtmaların ipini tutan çocuk gelmedi ki…
Susma…
Bu şiir yarım kalır…
Siyah Gül. . .

3 Mart 2012 Cumartesi

Umut biter mi?

Bana çay ve şiir verin yakayım Roma'yı,
Bastonumla değiştireyim dünyanın yörüngesini..
Aynaya baktıkça göreyim düşlerimi,
Manşetten veririm kararsızlıklarımı..

Takip et beni,
Prangalarda bulursun ayak izlerimi.

Hocam vallahi ben yapmadım atma beni zindana.
Ben ettim,
Sen gitme...

Dudak payıyla bıraktım hüzünlerimi..
Kıl payı kaçtım dilimin ucuna gelen ölümlerden..
Çocukluğumdaki rüyalarım gibi başıboştu  sürgünlerim..

Gülümse..
Bitmesin fakirin umudundaki yerin...

- Siyah Gül...


2 Mart 2012 Cuma

Ne sıla ne gurbet...

Topuklarımda giyerdim ben hüzünleri
Göğe ererdi gözyaşlarımdaki kristaller
Aynada yansıyan dualarım mıydı?
Geç kalan ben miydim hep,
Geceden kalan yağmurlara?

Bakışlarımı ayak uçlarımda yolculuğa çıkardığımda güzeldi halbuki her şey...
Utanınca güzeldi...
Yanaklarımda elmalar gülümseyince...
Annemin duasına mazhar olunca...
Babamın bıyık altı gülümseyişinde:
Kara kızım deyişinde gizliydi...
Ocağa koyulan çayın 'hadi toplanın' deyişinde...
Her gece gurbette yastığa akıtılan kristallerde...
'Annem özledim seni' deyişlerimde...

Ne sılasındayım artık dünyanın ne gurbetinde...
Öyle işte...

Anlatamadıklarımı anla isterdim ey dünya... 
Siyah Gül...


1 Mart 2012 Perşembe

Siyahi Hâl

Artık,

El salladım ardından,
Benden giden masumiyetlerin.
Yüreğim katılaştı Rabbim,
Ağlamıyor sözlerim...

 --Siyah Gül...




Değilse hangisi?

Oysa ben dönme dolapları sadece lunaparkta sanırdım.
Katilimi düğünümde bile görsem tanırdım.

Yandım...
Gitme...
Bu yangınlar bize değil,
Bu çığlıklar hüzne davet.
Bakma sen yüreğimin orta yerine bağdaş kurup oturmalarıma
Aklımdan geçen patikalarda idamımın son fermanı
Yakana yapışan sükutumda gizli uyku saatlerim..
Şimdi buldun mu bana söyleyemediğin cevapları?
Hadi şimdi uyu katilim,
Tavana yansıyan silüetinde gör son rüyanı.
Bu ömür uzun diyorlar.. 
Aslı var mı ki?

Siyah Gül...
 



29 Şubat 2012 Çarşamba

Zindan selamı

İçimin zindanlarında kalakaldım şimdi...
Ses ver ay karanlık.
Parmaklıklar kapandı gözlerimin üzerine
Katilimin gözlerine bakar gibi söyledim son şarkımı
Duyan var mı gözlerimi?
Kimse var mı? Kimsede ar  var mı?
Yok... 
Gitmiş kalmamış son bardağı çağın lanetlenmiş kavimleri içmiş.
Bana göre rol kalmamış şimdi
Elime tutuşturulan mermi bir bebeğin kalbi kadarmış
Hani şu var ya hani...
Boşveerr.. 
Ver en iyisi sen bana da bir huni
Kalmadı ki bu asra kimsenin yemini...
Ver elini geçelim şu mecnunun çöl ettiği yerleri
Kapa gözlerini uyu artık şimdi.
Yıkıldı zindanımın duvarları
Yıkıldı parmaklıklarımın her biri...
Gözlerimdekileri say bakalım bu gece kaç kere yanağımdan aşağıya devrildi?
Sus çocuk... Zindan sana göre yer değil.

Siyah Gül...


Düş Doktoru...

Düşlerim vardı benim bir zamanlar.
Acıtmaya başlamıştı canımı hiç ummadığım anda..
Düş doktoruna götürdüler beni.
Düş doktorum:
'Hiç bakmamışsın düşlerine bu düşler artık sana göre değil yeni düşlerin olmalı' dedi.
Aldı düşlerimi benden düş doktoru.... 
Gözlerimi sımsıkı kapadım düşlerimi benden aldığında...
Canım can çekişti düşlerim benden alınırken...
Ve zaman geçti.. 
Yeni düşler verdi bana düş doktorum..
Nerde dedim eski düşlerim nerde?
Ama gelmedi eski düşlerim geri...
Şimdi alıştım yeni düşlerime,
Eski düşlerim nerde bilemem ama
Yeni düşlerim şimdi benimle...

Siyah Gül...

27 Şubat 2012 Pazartesi

Ey kalem denilen yâr...




''Yaz beni ey kalem denen yâr...
Yaz ki anlatamadıklarım seninle dile gelsin...
Oku beni...
Senin kadar kimse bilmez, kimse anlamaz beni Rabbimden gayri...
Yüreğim yanmakta ey kalem...
Okumuyor artık beni sayfalar. 
Ya şimdi hangi ressam çizebilsin ki bu hüznü...
Göz kapaklarımın altında nice mercanlar saklanır oldu...
Anlatamıyorum ey kalem... İçimdekiler volkan olmuşken şu defter olmasa, sana bile anlatamazdım ki..
Yak beni ey kalem!
Yandıkça bu sine hafif gelsin gelsin bu acılar... Acılar sancı olsun içre içre...
Ölürken gözleri açık gidenler gibi... Defterim açık kalsın ey kalem... Bakan gözler kelam görsün kalem değil! Zira onlar âlem değil elalem gözüyle baktılar herşeye... Heyhat!
Sil beni ey kalem...
Varlığımın silindiği gün şu dünya aleminden, evladının mezarı başında ağlayan anaların gözyaşı mendili gibi sil beni...
Susma ey kalem...
Söyle; vaveyla kopar göklerde.. Yalnızca ben bile bilsem kağıda döktüklerini susma...
Dindir bu acıyı ey kalem dindir...
Sana anlattıkça, sen bana dost oldukça bu acıyı dindir...''


Siyah Gül

Siyah Gül...

Ben... Siyah gül veya nam-ı diğer divane hattat...

Kalabalıklar arasındayken bile yalnızlığı yasamışlığımdan olsa gerek yalnızlık terkedemediğim bir liman benim için...


Herkesin bi dost kelamına ihtiyaç duyduğunda benim inzivaya çekilip kendimi dinlemem..

Elime kağıt-kalem alıp bir şeyler yazmam yada bir kitap açıp o kitabın beni okumasını beklemem...
Belkide kendimi yalnızlık konusunda bu kadar abartmam...

Bazen insanlara hadlerinden fazla değer vermem ve malum sonla herseyi silmem...

...
Hayatın ne kadar boş ve imtihan olduğunu daha on beşimdeyken yaşıtım olan bir çocuğun cesedinin gazeteyle örtüldüğünde anladım...

İsyana yeltenmedim hiçbir vakit...


Aldığım her nefesin toprak altındakiler icin tarifi imkansız değerde olduğununun farkındaydım...


Sonsuzluğun sahibine itaatte bulunca gerçek mutluluğu sahte mutluluklara gerek duymayı bıraktım...


Kısacası EL- ALİM (Allah) varken El- alemin gereksiz ve taklitten ibaret yaşantılarına sırt cevirdim...


vs vs vs.


Bir senenin mayısında gurbete çıkan bu siyah gül kimbilir hangi senenin hangi mevsiminde...
Siz deyin ölmeyi O desin vatana dönmeyi bekliyor...


Siyah Gül...