3 Nisan 2013 Çarşamba

Kim bu siyah gül?



Kim bu?
   Daha doğmadan hayatın sillesini yemeye başlamış biri diyerek, Küçük Emrah modunda başlasın söze. (Zaten yazan ben değilim; klavye. O ne derse o.)
Annesi defalarca kürtaj kararı alıp geri vazgeçmiş, hatta ona hamileyken kürtaj masasından kalkmış. Biz buna 1-0 mağlubiyetle başlamak diyelim. Herkes hastanede doğarken o evlerinde doğmuştur, bir Mayıs gecesinde, hemde herkesin sahur yaptığı saatte… (yemek yönünden kısmetinin açık olduğu daha o günden belli ama sofra hazır değil, bu da kalkıp her işi kendisinin yapması gerektiğinin taa o zamandan işareti) 
Çocukluğu çok sakin geçmiş gibi gözükse de, pek öyle değildir. Tekne kazıntısı ve ailede tek kız olması avantajını nedense pek yaşayamamıştır. 
Erkek gibi giyindi, davrandı yıllarca. (Hep abileri yüzünden...) Yaşıtları gazetelerden manken, şarkıcı resimleri kesip saklarken o araba resimleri kesip sakladı. Ve bu psikolojiden zor kurtuldu.
Mesela, saçlarını kestirmek için bayan kuaförüne her gidişinde ‘Amerikan kes abla, ya da yanları kısalt üstü hafif toparla, ya da dur dur sen en iyisi ara makası at süper olur’ diyerek tarif edince, kuaförün ağzındaki sakızı cak cak çiğneyerek; ‘o zaman erkek kuaförüne gideydin cinıımm’ sözlerini hep duydu. Ama yine de çoğu kızın hiç duymadığı, kullanmadığı aletlere aşinalığı hep vardı bu huyu sayesinde. (alet, edevat çantasının içindekilerle kankadır) ve dahası karşı cinsten insanların düşünceleri daha kolay anlamaya başladı. Örneğin, ‘Canım’ dediğinde iltifat veya hitap değil, canının bir şey çektiği yani: ‘canım akşama, pilav üstü kuru çekti hele bir yap da yiyek.’ demek olduğunu, onların hayatının ‘futbol, yemek, haberler, kızlar, gez toz, ama sorumluluk alma.’ Felsefesinden ibaret olduğunu anlayacak kıvrak bir zekâya sahip oldu.
İlk tren gördüğünde 4 (evlerinin çok yakınından tren yolu geçiyor), ilk gemi gördüğünde 17 yaşındaydı, ilk uçak gördüğünü es geçin, görmüş olsa da uçağa hiç binmedi sefil. İlk kavgaya karıştığında 9 (suratına yumruk yemişti garip), okulda disipline götürülüp tehditler yerken 13 yaşındaydı. (o zamandan kalma huyudur, suçsuz olduğu halde kendine bağırıp çağıranlara susmak) ilk mülteci gibi yolculuğunu 18 yaşında yaptı. (bi kamyonetin küçücük bi bölmesinde, şoförün tam arka tarafında, 12 saatlik bi yolculukla)
Çocukluğunda en sevdiği şeylerden biriydi, sinek ilacı sıkan arabanın arkasından koşan çocukların arasına karışıp o toz dumanın arasında kime denk gelirse tekme- tokat atmak. (arada bi kendi de nasiplendi tabi) Dahası, kulağını raylara koyup trenin geleceği saati tahmin etme yarışı yapardı mahallenin çocuklarıyla. (böyle orijinal fikirleri çoktur kendisinin)
Daha altıncı sınıftayken Ahmed Günbay Yıldız’ın bütün serisini ve ona benzer birçok yazarın kitaplarını bitirmiş olmasına rağmen, ne okuduğunu soran hocalara inanmazlar diye: ‘Ömer Seyfettin’in kitabı yeni bitti, Kemalettin Tuğcu’nun kitabına başladım örtmenim’ derdi saf.
Büyümeye başlayınca ezber yapmaktan hep uzak durdu, ezber bozmak tam onun tarzıydı çünkü. İçine sinmeyen bir şeyleri yapmaktan kaçındı hep. Ne birilerine beğendirmek istedi kendini, ne de birileri tarafından pohpohlanmak. (kerata kendini çok övdü, alırlar aruzla ölçüsünü)
Uzun yolculuklar yaptı. Derin düşünceler oldu hep meskeni. Hep öğrenmek, hep okumak istedi.
Ya sustu, ya güldü ya da yazdı. (ona konuşkansın deseler de, içindekiler konuştuklarını sonda bırakır) İnziva onun için, kaleminin ve çayının elinde olduğu her geceydi. Bu yüzden neredeyse her gece inzivaya çekildi kendi içinde. Kalemi, çayı ve hayalleri insanların verdiği mutluluktan daha çok mutluluk verdi ona. (Yalnızlığa olan aşkını en çok annesi bilir. Ne zaman onu yalnız başına pencere kenarında görse, eline çayını getirip veren de, onun o dalgınlığını bozmaya çalışanı da engelleyen annesidir çünkü)
Ya sevdi ya da hiçbir şey hissetmedi karşısındaki insanlara… Çünkü onun için ya sevgi vardı ya da hiçbir şey… İkinci bir hisse gerek yok onun için…
Odasının duvarlarına sevdiği şiirleri kâğıtlara yazıp doldurduğunda herkes deli olduğunu düşünmüştü. (Halil Sezai, İncir Reçeli filminde o fikri ondan çaldı, kanmayın.)
Kaç kez düştü, kaç kez durduk yere bi yerini kesti, yaralandı, kaç kez ölümden döndü (sakarlık kanında var) sayısını bilmiyor. Elinde onca becerisi olduğu halde, (diploması, dikiş, nakış, hat, ebru ve daha farklı el sanatları sertifikalarıyla elinin altında ama)  hâlâ işsizler safında saf saf, saf tutuyor saf.
Hep, sevda denen o ulvi duyguyu deli deli ve ömründe bir kez yaşamak istedi. Ama biliyordu ki bu duygunun en güzel hali, kimse bilmeden, hiç dile gelmemiş haliyle, sadece içinde yaşananıydı, oda öyle yapmayı seçti. (şimdi herkes biliyor, ayvayı yedi)
Hep meşhur sözüdür, ‘bi mayıs gecesi sılaya çıkan bu divane, kim bilir hangi senenin hangi mevsiminde, siz deyin ölmeyi, o desin vatana dönmeyi bekliyor…’
Ha bide duadan başkasına ihtiyacı yok, o yüzden dua eder, dua bekler...
Es Selam… :)