27 Kasım 2012 Salı

Çocukluğumun Bilinen Tarafı


Bedene ruh giydirildi, biz geldik.
Doğduk kenarında bir mahallenin.
Koştuk…
Bütün sokaklar bizimdi çocukken, bütün renkler, kirlenmemişlikler, geride kalmışlıklar, bütün masumiyetler bizimdi, bizimleydi. Komşunun çocuğuydu ilk arkadaşımız.  Okulda sıra arkadaşımızdı bizimle simidini paylaşan, belki de ilk aşkımız…

Evimizin önünde büyük sayılacak bi avlumuz olduğu için genelde bizim evin önü mahallenin benimle oynayan çocuklarına ücretsiz oyun parkıydı.
Gerçi her oynadığımızda mahalleden oynarız diye topladığımız çöpleri avluya doldurduğumuz için, annemden her oyun sonrası temizinden dayak yesem de oyunun eğlencesi o dayağı göze aldırıyordu bana.

Mahallemizde, Tv reklamlarına çıkan ‘Evin Ana’ya benzerliğinden ‘Evin Ana’ diye hitap ettiğimiz Lütfiye teyzemiz vardı. Onun da giriş katındaki balkon genişçeydi, orada tiyatrolar oynardık. Tiyatromuzda makyaj malzememiz; arabaların egzoz borusundaki kalan isti ve bize sakal bıyık yapmakta kullanmak için biçilmiş kaftandı.
Az dayak yemedik orda oyuna daldığımız için. Zira evlere giriş zilimiz akşam ezanıydı eğer ezanı duymayıp eve geç kaldıysak vay halimize. Ertesi gün tiyatroda makyaj yapmaya gerek kalmıyordu, akşamdan kalan mor gözlerden dolayı.
Birkaç gün üst üste dayak yiyen çocuklar artık akşam ezanı duyar duymaz, kümesinin kapısı açılmış tavuklar gibi koşarak eve giderler ve arkalarından bakarak ‘aha da bunlar olimpiyatlarda meşale tutacak gençler olacak’ denilirdi.

Karne zamanı geldiğinde çoğumuz kıyafetlerimizin içinde getirirdik eve. Yolda amcaların
‘gaç dene asker var layynn’ sorusuna maruz kalıp ‘tabur tabur dayı’ dememek için.
Karne akşamları evin en sessiz başlayan akşamı olurdu zaten, en masum hallerimizle annemize hiç yapmadığımız yalakalıklarla yaklaşsakta,
‘kaçış yok o dayağı yiyecen’ bakışını görünce anneden yana da o kurtarılma umudunu da kesiyorduk.

Karne gecesinin kısa özeti: Baba karneyi görür önce nutuk atar, sen hiç tepki vermeden uslu uslu yerdeki halıyı ilk kez görüyor gibi incelerken, yüzüne doğru kocaman bir el hızla iner. Çaktırmadan kendi eline karşılaştırıp
‘ele bak laa goccamaan’ dersin içinden.

Ama baba dayağından çok utanmazsın arkadaşların arasında. Çünkü baba dayağı iz bırakmaz, işini temiz yapar ve dayak yediğini ailen dışında kimse bilmez.
Ama okulda öğretmenin dövdüyse bütün sınıf görür ve eğer aynı sokakta oturduğun gıcık bir sınıf arkadaşın varsa sokağın ortasında gelip bağırarak
‘örtmen nasıl dövdü seni, yüzün domatez gibi oldu hıhahaaa’ der. Sende içinden ‘bubam eşek sudan gelene gadar düveydi de bu çocuk beni rezil etmeyeydi’ dersin.

Büyümeye başlarsın. Artık arkadaşlarına, ailene kafa tutmaya başlarsın. Ağlamamayı öğrenirsin başkalarının yanındayken. Sana öylesine selam veren karşı cinse şak diye aşık olursun, ama demezsin. En samimi arkadaşına söylersin sadece oda manyak gibi o kişi yanından her geçişinde inat olsun der gibi senin etini çürütürcesine dürtükleyerek ‘aha la yenge- enişte geçiyor hıhaa’ der senin domatesten patlıcan rengine geçişini izleyerek.

Ve büyürsün…
 

9 Kasım 2012 Cuma

Çocukluğumun gizli kalmış tarafları


Annem hamile olduğunu anladığında, benim çok mübarek, üstün zekâlı, müthiş güzellikte, karakterine hayran bırakan, mütevazı, sempatik biri olduğumu hemencecik hissedivermiş.

Sonra ‘ben bu kadar müthiş bir insana doğurunca bakamazsam, vicdan azabından ölürüm’ diye düşünmüş ve doktora gidip ‘bu mükemmel varlığı bu dünyaya getiremeyeceğini’ söylemiş.

Doktor da annem kapıdan içeri girer girmez hissetmiş zaten beni. Kendince şöyle düşünmüş doktor:

‘Bu harika çocuk kesin kız olacak, yıllar sonra karşıma çıkacak ama ben o zaman yaşlanmış olacağım ve bana yüz vermeyecek, öyleyse ‘ya benim olur ya da tıbbi atıkların’ diye beni kürtaj kararına varmış.

Tam annemden beni almak için eli iğneye giderken elleri titremiş, ne annem ne de doktor kıyamamış bana. Ve ikisi de ‘o yaşamalı, bu dünya böyle birine ihtiyaç duyuyor’ diyerek sarılıp ağlamışlar.

 

Sonra doğdum, ilkokul yıllarım başladı.

Daha birinci sınıftayken hocalarım benden fikirlerimi sormaya başlamışlardı,

Hatta öğretmen utanırdı benden, sınıfta izin alırdı girip çıkarken, her gördüğünde selam verirdi.

Kendi yerini bana tahsis etmişti ama ben saygısızlık etmeyip arkadaşlarımla aynı sırayı paylaşmıştım.

Arada bir okul müdürü gelip hal hatırımı sorardı, eksiklerimi tek tek not edip giderdi, sağ olsun.

Ortaokul yıllarımda da durum değişmedi. Başarı basamaklarını kar boran demeden hızla tırmanmalarım bitmedi.

 Ailem baktı ki olmuyor. Sürekli güzelliğime, zekâma nazar değiyor ve daha da kötüsü beni fidye için kaçırmalarından korktuklarından, ‘biz bu kızı dışarıdan liseye gönderelim’ demişler. Bende bu karar saygıyla boyun büküp ve bitirdim. Sonra üniversite hayatım oldu. Ailemden uzaktım ama…..

Devamı haftaya.