Kim bu siyah gül?
Kim bu?
Daha doğmadan hayatın sillesini yemeye başlamış biri
diyerek, Küçük Emrah modunda başlasın söze. (Zaten yazan ben değilim; klavye. O
ne derse o.)
Annesi defalarca kürtaj kararı alıp geri vazgeçmiş,
hatta ona hamileyken kürtaj masasından kalkmış. Biz buna 1-0 mağlubiyetle
başlamak diyelim. Herkes hastanede doğarken o evlerinde doğmuştur, bir Mayıs
gecesinde, hemde herkesin sahur yaptığı saatte… (yemek yönünden kısmetinin açık
olduğu daha o günden belli ama sofra hazır değil, bu da kalkıp her işi
kendisinin yapması gerektiğinin taa o zamandan işareti)
Çocukluğu çok sakin
geçmiş gibi gözükse de, pek öyle değildir. Tekne kazıntısı ve ailede tek kız
olması avantajını nedense pek yaşayamamıştır.
Erkek gibi giyindi, davrandı yıllarca. (Hep abileri
yüzünden...) Yaşıtları gazetelerden manken, şarkıcı resimleri kesip saklarken o
araba resimleri kesip sakladı. Ve bu psikolojiden zor kurtuldu.
Mesela, saçlarını kestirmek için bayan kuaförüne her
gidişinde ‘Amerikan kes abla, ya da yanları kısalt üstü hafif toparla, ya da
dur dur sen en iyisi ara makası at süper olur’ diyerek tarif edince, kuaförün
ağzındaki sakızı cak cak çiğneyerek; ‘o zaman erkek kuaförüne gideydin cinıımm’
sözlerini hep duydu. Ama yine de çoğu kızın hiç duymadığı, kullanmadığı aletlere
aşinalığı hep vardı bu huyu sayesinde. (alet, edevat çantasının içindekilerle
kankadır) ve dahası karşı cinsten insanların düşünceleri daha kolay anlamaya
başladı. Örneğin, ‘Canım’ dediğinde iltifat veya hitap değil, canının bir şey
çektiği yani: ‘canım akşama, pilav üstü kuru çekti hele bir yap da yiyek.’ demek
olduğunu, onların hayatının ‘futbol, yemek, haberler, kızlar, gez toz, ama
sorumluluk alma.’ Felsefesinden ibaret olduğunu anlayacak kıvrak bir zekâya
sahip oldu.
İlk tren gördüğünde 4 (evlerinin çok yakınından tren
yolu geçiyor), ilk gemi gördüğünde 17 yaşındaydı, ilk uçak gördüğünü es geçin,
görmüş olsa da uçağa hiç binmedi sefil. İlk kavgaya karıştığında 9 (suratına
yumruk yemişti garip), okulda disipline götürülüp tehditler yerken 13
yaşındaydı. (o zamandan kalma huyudur, suçsuz olduğu halde kendine bağırıp
çağıranlara susmak) ilk mülteci gibi yolculuğunu 18 yaşında yaptı. (bi
kamyonetin küçücük bi bölmesinde, şoförün tam arka tarafında, 12 saatlik bi
yolculukla)
Çocukluğunda en sevdiği şeylerden biriydi, sinek
ilacı sıkan arabanın arkasından koşan çocukların arasına karışıp o toz dumanın
arasında kime denk gelirse tekme- tokat atmak. (arada bi kendi de nasiplendi
tabi) Dahası, kulağını raylara koyup trenin geleceği saati tahmin etme yarışı
yapardı mahallenin çocuklarıyla. (böyle orijinal fikirleri çoktur kendisinin)
Daha altıncı sınıftayken Ahmed Günbay Yıldız’ın
bütün serisini ve ona benzer birçok yazarın kitaplarını bitirmiş olmasına
rağmen, ne okuduğunu soran hocalara inanmazlar diye: ‘Ömer Seyfettin’in kitabı
yeni bitti, Kemalettin Tuğcu’nun kitabına başladım örtmenim’ derdi saf.
Büyümeye başlayınca ezber yapmaktan hep uzak durdu,
ezber bozmak tam onun tarzıydı çünkü. İçine sinmeyen bir şeyleri yapmaktan
kaçındı hep. Ne birilerine beğendirmek istedi kendini, ne de birileri
tarafından pohpohlanmak. (kerata kendini çok övdü, alırlar aruzla ölçüsünü)
Uzun yolculuklar yaptı. Derin düşünceler oldu hep
meskeni. Hep öğrenmek, hep okumak istedi.
Ya sustu, ya güldü ya da yazdı. (ona konuşkansın
deseler de, içindekiler konuştuklarını sonda bırakır) İnziva onun için, kaleminin
ve çayının elinde olduğu her geceydi. Bu yüzden neredeyse her gece inzivaya
çekildi kendi içinde. Kalemi, çayı ve hayalleri insanların verdiği mutluluktan
daha çok mutluluk verdi ona. (Yalnızlığa olan aşkını en çok annesi bilir. Ne
zaman onu yalnız başına pencere kenarında görse, eline çayını getirip veren de,
onun o dalgınlığını bozmaya çalışanı da engelleyen annesidir çünkü)
Ya sevdi ya da hiçbir şey hissetmedi karşısındaki
insanlara… Çünkü onun için ya sevgi vardı ya da hiçbir şey… İkinci bir hisse
gerek yok onun için…
Odasının duvarlarına sevdiği şiirleri kâğıtlara
yazıp doldurduğunda herkes deli olduğunu düşünmüştü. (Halil Sezai, İncir Reçeli
filminde o fikri ondan çaldı, kanmayın.)
Kaç kez düştü, kaç kez durduk yere bi yerini kesti,
yaralandı, kaç kez ölümden döndü (sakarlık kanında var) sayısını bilmiyor.
Elinde onca becerisi olduğu halde, (diploması, dikiş, nakış, hat, ebru ve daha
farklı el sanatları sertifikalarıyla elinin altında ama) hâlâ işsizler safında saf saf, saf tutuyor
saf.
Hep, sevda denen o ulvi duyguyu deli deli ve ömründe
bir kez yaşamak istedi. Ama biliyordu ki bu duygunun en güzel hali, kimse
bilmeden, hiç dile gelmemiş haliyle, sadece içinde yaşananıydı, oda öyle
yapmayı seçti. (şimdi herkes biliyor, ayvayı yedi)
…
Hep meşhur sözüdür, ‘bi mayıs gecesi sılaya çıkan bu
divane, kim bilir hangi senenin hangi mevsiminde, siz deyin ölmeyi, o desin
vatana dönmeyi bekliyor…’
Ha bide duadan başkasına ihtiyacı yok, o yüzden dua
eder, dua bekler...
Es Selam… :)
günaydın hanımefendi...
YanıtlaSil